
Rekentarus! Samanyolu galaksinin kadim yıldızı. Kendi içine çöküyor. Ölecek. Sonra bir kara delik olacak, zamanı dahi yutacak! Öte dünyaların kapısı, tanrıların geçidi… Ama şimdilik kasılıyor, gevşiyor, kıvranıyor ve doğurduğu şiddetli yer çekimi dalgalarıyla uzay-zamanı alt üst ediyor. İşte bu yüzden buradayım. Rekentarus bir sonraki kasılmasında mevcut uzay-zamanı yırtacak ve ben de açılan bu yarıktan geçip eve döneceğim. Anne’ye yanımdaki ganimeti sunacağım. Sürgünüm bitecek.
Gemim, dev yıldızın yörüngesinde yüzen son gezegenin ötesinde süzülüyor. Bilgisayar yırtılmanın neden olacağı olası kuantum durumlarını hesaplarken ben kokpitte oturmuş, çöken yıldıza her an daha çok yaklaşan bu zavallı gezegenini izliyorum. Kızıl-gümüşi bir kor gibi parlıyor kara boşlukta. Maruz kaldığı yer çekimi öyle şiddetli ki gezegenin yüzeyi kabarıyor, parçalanıyor ve tekrar birleşiyor. Kopan parçalar ise buzdan devasa bir kuşak içinde gezegenin etrafında tutsak kalıyor. Ne müthiş bir dans, kozmik yıkımın sessiz valsi…
Gözümün önünde yavaşça parçalanan artık çölleşmiş bu gezegen, bana eski, çok eski anılarımı hatırlatıyor. Bunca şeyden sonra o günün hala zihnimde bu kadar net canlanması ilginç. Bazı şeyler unutulmamak için yaşanıyorlar belki de. Benim hatırladığım ilk hikayem de öyle:
Yaşlı adam diz çökmüştü. Kemikli, kırışık elini yere uzatıp bir avuç kum aldı. Ayağa kalktı ve bizlere dönüp avcunu açtı. Kum, rüzgarla savrulurken şöyle seslendi:
-Beni dinleyin Teramandis’in zavallı halkı. Bugün kuraklığın tam bininci yılı. Atalarımızın kehanetini bugün sınayacağız ve nesillerdir çektiğimiz bu çile bitecek. Yer küremiz yeniden canlanacak ve eski güzel, bereketli günlerine dönecek.
Yaşlı Adam’ın sözleri biter bitmez davulların tok sesleri duyuldu. Ardından kalabalıktan büyük bir uğultu koptu. Ahali ayaklarını yere, yumruklarını da göğüslerine vurarak Teramandis! Teramandis! diye haykırıyordu.
Yaşlı adam kısa bir süre kalabalığı izledi. Bir yırtıcının avını araması gibi tek tek bizlere bakıyordu. Ritim çoşup sesler iyice yükseldiğinde asasını havaya kaldırdı. Bir anda herşey ve herkes susmuştu. Sadece rüzgar ve kumun sesi duyuluyordu. Yaşlı Adam işte bu sese kulak kabarttı: Rüzgar ve kumun uğultusuna… Yanındaki sunağın üzerine çıktı, gözlerini kapattı ve kollarını göğe uzattı. Giydiği koyu kahverengi cübbenin üzerine işlenmiş işaretler parlak güneşin altında tekinsizce ışıldıyordu.
– Duyuyorum.
dedi.
-Bir fısıltı gibi ama duyuyorum. Bin yıllık kuraklığa son verecek seçilmiş kişi burada, aramızda! Kanı suyumuz, son nefesi ılık meltemimiz olacak!
Kalabalıktan büyük bir uğultu daha koptu. Herkes birbirine bakıyordu. Yaşlı Adam devam etti:
– Bulutlar gibi bir teni, deniz gibi gözleri, gece gibi saçları olan biri!.. Vücudunda azap dolu anların izlerini taşıyan kişi!
Kalabalık uğuldayıp dalgalandı. Adam, sunaktan indi. Bakışları ahalinin ortasında bir yere sabitlenmiş, asasına yaslanarak yürümeye başladı. Kalabalığın içine daldı. Etrafındakiler o yaklaşınca yere kapanıyor, yüzlerini, ellerini cübbesine sürmeye çalışıyorlardı.
Yaşlı adam yanıma kadar gelmişti ki aniden durdu. Bir kişi hariç herkes yere kapanmış inliyordu. Adam ayaktaki köylüye yaklaşarak
-Yüzünü göster
dedi.
Kadın yırtık, kirli, gri cübbesinin içinde kıpırtısız duruyordu. Yaşlı adam kadına bir adım daha yaklaştı ve tekrarladı:
-Yüzünü göster!
Ancak kadın kımıldamadı. Yaşlı adam kadına öfkeyle bir tokat attı. Kadıncağız inleyerek sıcak kuma yığıldı. Tokatın etkisiyle başını ve yüzünü örttüğü örtü açılmıştı. Bembeyaz saçları irili ufaklı sivri boynuzların arasından bölük pörçük omuzlarına dökülüyor, gözlerinin olması gereken yerde iki karanlık boşluk duruyordu. İnce ve mor dudaklarının kenarından mavi renkte kan sızıyordu. Kadın el yordamıyla başının örtüsünü düzeltti, yüzünü örttü ve zorlukla ayağa kalktı. Tüm çöl sessizliğe bürünmüştü, öfkeyle atan kalbim hariç! Acının, aşağılanmanın ne demek olduğunu dipsiz çöl kuyularında öğrenmiştim. On yıllar önce kurumuş yer altı kaynaklarında artık orda olmayan suyu bulamadığımız için aç bırakılmış, kırbaçlanmış, dayak yemiştik.
Yaşlı adam, zorlukla ayakta duran kadına bağırdı: “diz çök köle!” ve cübbesinin altından bir kırbaç çıkardı. O an vücudumdaki herbir yaranın sızladığını hissettim. Yaşlı kadın böyle bir acıyı hak etmemişti. Lanet olası gezegendeki hiçbir canlı böyle bir acıyı hak edemezdi! Adam kırbaca elektrik verip kadına savurduğunda öfke tüm vücudumu sardı, kanım sanki damarlarımda akmıyor kaynıyordu, kaslarım gerildi ve yerimden fırlayıp kadına sarıldım. Kırbaç sırtımda öyle şiddetli patladı ki acı dolu çığlığım tüm çölde yankılandı. Etraftakiler korkuyla geri çekildiler. Ben oracıkta iki büklüm yere yığıldım.
-Lütfen, yapmayın…
diyebildim zorlukla soluk alarak.
Bunun üzerine yaşlı adam elindeki kırbacı yere bıraktı, eğildi ve baş ucuma diz çöktü.
-Senin adın nedir küçüğüm?
diye sordu.
Acımı bastırıp titrek bir sesle yanıtladım:
-Panar, Manok ve Esentel’in oğlu Köleniz Panar, Yüce Rahip.
Yaşlı adam ayağa kalktı, asasını göğe uzatıp rüzgara ve kuma kulak verdi. Sonra kendinden emin bir ifadeyle bana ayağa kalkmamı ve yüzümü açmamı söyledi. Zorlukla ayağa kalktım. Canım çok yanıyordu. Adam asasını kuma sapladıktan sonra aceleyle boynumu kavradı ve diğer eliyle başımı saran örtüyü çekip çıkardı. Kalabalıktan büyük bir uğultu yükseldi. Siyah saçlarım rüzgarda uçuştu. Neredeyse şeffaf tenim güneşte ışıldadı ve mavi kristalden gözlerim korkuyla parladı. Yaşlı adam gözlerine inanamış ve beni daha iyi görebilmek için birkaç adım geriye çekilmişti. Ancak, işte aradığını bulmuştu! Tıpkı kum ve rüzgarın kulağına fısıldadığı gibi biri! Üstelik sadece bir çocuk!
Yaşlı adam beni saçımdan yakaladı ve kalabalığın ortasına fırlattı. Sıcak kuma çarptım. Kalabalık üzerime atıldı ve onlarca el beni yakaladı. Kıpırdayamıyordum. Davullar yine gümbürdemeye başladı. Teramandisliler hep bir ağızdan bağırıyor ve giysilerimi parçalıyorlardı. Tüm bedenimi saran yaralar ortaya çıkınca kehaneti doğrulamanın gururuyla beni Yüce Rahip’in önüne attılar.
Yüce Rahip sunağın üzerinde kalabalığa seslendi! “İşte gördünüz” dedi “kehanet gerçekleşiyor, gezegenimiz kurtulacak! Ancak öncesinde bilge atalarımızın ruhlarını onurlandırmak için ziynetlerinizi sunağa bağışlayacaksınız!”. Halk birer birer sunağa yaklaşıyor yanlarında getirdikleri mücevherleri, nadir elementleri ve hatta neredeyse paha biçilemez canlı çiçekleri rahibin ayaklarının dibine bırakıyordu. Bir süre sonra, son bağış da yapıldığında rahip bir dua mırıldanmaya başladı. Kalabalık da ona eşlik ediyordu. Gözlerim yaşlı kadını aradı ama onu göremedim. Belki de gitmişti, artık önemi yoktu çünkü kurtulmuştu. Bu düşünce beni rahatlattı. Bugün burada sadece bir kişi ölecekti ve çöl kuyularında su aramaktansa ölmeye çoktan razıydım.
Tüm ahali benim ve yaşlı adamın etrafında toplanarak genişçe bir daire oluşturdu. Bu arada duayı okumaya belli belirsiz bir mırıltıyla devam ediyorlardı. Rahip ayaklarının altına serilen küçük hazineden pek de etkilenmemişcesine yerdekilerin üzerine basıp geçti ve doğruca bana doğru yürüdü. Hemen önümde durdu. Kalabalığın uğultusu yükseliyordu. Her ne olacaksa kısa bir süre içinde bitecekti, bunu hissediyordum. Yaşlı Adam etrafımda dolaşıyor, asasıyla kuma çeşitli şekiller çiziyordu. Son şekli de bitirdikten sonra tekrar önümde dikildi. O an ne hissettiğimden hala emin değilim: Yaşlı kadını korumaya kalkmasaydım tüm bunlar başıma gelecek miydi? Ataların kehaneti gerçek miydi? Rüzgar ve kum konuşabiliyor muydu? Üstelik beni nasıl tarif edebilmişlerdi? Ölmek bu uğursuz kurak gezegende yaşamaktan daha iyi değil miydi? Tüm bunlar nasıl bir zincirin halkalarıydı?
Rahip’in cübbesinden aniden çıkardığı hançer düşüncelerimi kesti. Güneş ışığı hançerin kabzasına kazınmış işaretlerin üzerinde parıldadı. Herkes susmuştu. Bu uğursuz sükunet mutlak korkunun yegane sesiydi. Rahip’in gözleri vahşi bir arzuyla yanıyordu. Yaşlı ve kemikli parmaklarıyla kavradığı hançeri göğe kaldırdı. Gözlerimi hançere dikmiş kaçınılmaz olana teslim olmuştum…
Ancak, birşey oldu. Beklenmedik bir şey: ansızın bir kırbaç yaşlı adamın hançeri tutan koluna dolandı ve hemen ardından şimşek gibi bir elektrik dalgası mavi-beyaz kıvılcımlar saçarak adamın yaşlı bedenini sardı. Hançer, Rahip’in titreyen elinden düştü ve hemen önüme, kuma saplandı. Ardından yaşlı kadının sesi duyuldu. Kırbacı elinde tutuyor ve adım adım Rahip’e yaklaşarak konuşuyordu:
-Sen! Şeytani İrkit’in sadık hizmetkarı… Ben, Kan Tarikatı’ndan Kalenesis İzgel! Yüce Birlik, bu gezegendeki halka zulmettiğin için yaşamının sonlandırılmasına hükmetti. Ben de yaptıklarına şahitlik ettim.
Rahip hemen önüme yığılmıştı ama ayağa kalkmaya çalışıyordu. Korkudan çarpılmış yüzü şaşkınlığını saklayamıyordu. Yaşlı kadın artık hemen yanı başımızdaydı. Rahip’in kasılmış dudakları aralandı ve
–Se-se-sennn Annesin!
diye kekeledi.
Ancak yaşlı kadın, hançeri saplandığı yerden aldığı gibi hiç tereddüt etmeden adamın gırtlağına soktu. Yüce Rahip’in cansız bedeni geriye doğru düşerken çöl ahalisi çığlıklar atarak feryat ediyordu.
Yaşlı kadın etraftakilere döndü ve şöyle dedi:
–Bu gezegenin güneşi, yıldızınız Sitka yaklaşık bin yıl önce kritik kütle eşiğini aştı. O andan beri de genişliyor. Bu nedenle gezegeninizdeki tüm su hızla buharlaştı. Yok oluşunuz kaçınılmaz!
Ardından yaşlı kadın garip bir ezgi mırıldanmaya ve elleriyle havada alışılmadık şekiller çizmeye başladı. Çok geçmeden hemen önümüzdeki sıcak çöl havası titremeye ve dalgalanmaya başladı sonra da yarıldı. Kadın zifiri karanlık iki boşluğa benzeyen gözlerle bana baktı -nedense artık o kadar yaşlı görünmüyordu-, elini uzattı ve
-Gel!
dedi.
Yaranı sarmamız gerek ve hançerini de almayı unutma!
Hançeri gırtlağından çekip çıkarırken ölü rahibin boğazından sızan kan çölü suluyordu.
Bir Cevap Yazın