
Yazmak öyle hafife alınacak bir eylem değil, bunu yazmayı deneyen hemen herkes hissetmiştir. Evvela, boşlukta çalışan bir işçisin ve harf denen kara kuru işaretlerden kendi dünyanı inşa etme gayretindesin. Üstelik bunlardan, derleyip çattığın kelimelerden ve onların anlamlı öbekleri olan cümlelerden başka dayanağın da yok. Düşsen, kendi içine düşeceksin, nasıl çıkılır oradan bilemem.
Diyelim iyisin bu işte yani dizdin kelimeleri, tutundun onlara, buldun dengeni o boşlukta. Rahatsın değil mi? Ama olmamalısın çünkü yanlış seçilen bir sözcüğün cümleyi zehirleyip, bozduğu, bu bozulmanın yazının fikrine sirayet ettiği çok olmuştur. Sonuçta yazı kusacaktır bu zehri. Artık küf, rutubet ve safra kokan satırlar üzerinde istediğin gösteriyi sergileyebilirsin!
Dahası, kurmaya çalıştığın dünyaya, yani bizzat sana, dışardan bakanların anlamlandırabildiği kadar güvendesin. Diyelim ki dizdin cümlelerini alı al, moru mor, paragrafların birer serçe, sanki neşeli ötüşleri duyuluyor sayfalarında, ama işte, gel gör ki okur ahmak ve hoyrat bir dev gibi girebiliyor güzel bahçene. O, okuduğunu anlamak gayretinde değil, bir yazar olarak seni de hiç merak etmiyor. Böyle olunca da denge şaşıyor. Yazar yazmak gayretini gösterdiyse, ömründen bir parça koyduysa terazinin bu kefesine, okuyucu da anlamak çabasında olmalı yazarı hem de öyle nezaketen değil; oturup bir güzel parçalamalı paragafları, tartışmalı içerdikleri anlamı, cümlelerden sözcükleri ayıklamalı ve değerli bulduklarını kendi dünyasına taşımalı. Aksi durumda işte boş kalıyor terazinin öte yanı. Yazarın rengarenk bahçesi artık anlaşılamamış fikirler mezarlığı!
Bitti mi peki yazmanın zorlukları? Tabi ki hayır daha en kötüsüne değinmedik: yazmak parçalanmaktır! Boşlukta var gücüyle çalışan işçimizin kendini var etmek için koyduğu her sözcük bir tuğla olsun ve yazdığı sayfalar da duvarlar. Şimdi dışardan bakınca bu duvarlara, hele ki sıvası da çekilmişse iyi bir editör tarafından, bir kat da parlak boya atılmışsa üstüne yarı tanrı eleştirmenlerden, onları yek pare ve sarsılmaz sanırsın. Ancak gerçek basit ve açıktır: duvarlar tuğlalardan örülür ve yazı, düşünce denen sürekliliğin ayrıklaştırılarak sembolize edilmiş halidir. Dolayısıyla, doğadaki her ayrıklaştırmada olduğu gibi yazı da aslı olan düşünceyi kayıpsız yansıtamaz. Burada kaybolan şey ise herşeyin özü olan bilgidir: işte duvardaki çatlaklar! Dahası, düşünce kendi sınırlarını kendi belirler. Dolayısıyla yazmak işine girişenler elmas kadar sert bir düşünce zerresi ile de uğraşmak zorunda kalabilirler akışkan ve okyanuslar kadar engin olanları ile de! Peki, kendini var etmek derdine düşmüş olan işçimiz, yani yazar, yani biz nasıl dizeceğiz fikirlerimizi simgeleyecek cümleleri? Basit: düşüncelerimizi, yani özümüzü önce anlayıp sonra da anlatabileceğimiz kadar küçük parçalara ayırarak!
Yazılanların hiç okunmayacak olmasındansa hoyrat bir okurca lütfen okunması ise maalesef bu parçalanmanın cinayet süsüdür.
Bir Cevap Yazın