
Valizini kaldırıma bırakıp, montunu, çantasını sonrada başının örtüsünü düzeltti çabucak. Telaşla bakındı etrafa, gözü meydandaki saate takıldı. Evden çıkalı sadece çeyrek saat olmuştu. Bir yıl gibi gelmişti ona oysa, bir yıl nasıl sığardı dakikalara? Kulaklarında hala o bilindik tok sesin bağırışıları, hakaretleri çınlıyordu!
Onsekizinden gün almıştı ki kıymışlardı imam nikahını. Ardından çeyizini tamamlamıştı birkaç aya. Kınası, düğünü ne güzeldi. Evleneli daha bir yıl geçmemişti ki bir şey oldu, uğursuz, kötü bir şey; güzel sözlerin yerini hakaretler, gezip dolaşmaların yerini eve kapatmalar, sarılmaların yerini tokatlar aldı. Kardeşlerini hatta anasını bile zor görür olmuştu. Ziyaretine geldiklerinde başını öne eğer ses etmezdi. Bir akşam babası da gelmişti yemeğe. Yüzüne bile bakmadan oturup sofraya yiyip kalkmıştı. Kahvelerini salona götürürken babasının kocasını azarladığını duymuştu: pavyon diyordu babası, sıkılı dişlerinin arasından, o kadın diyordu, elini dizine vura vura, banka, kredi, haciz diye bağırıyordu!
Az önce geldiği yola doğru baktı; yağmurla birlikte akşamın alacakaranlığı da çökmüştü. Hala açık olan birkaç dükkandan süzülen ışık ıslak kaldırımları aydınlatıyor, rüzgar köşe başlarında birikmiş yaprakları önüne katıp sürüklüyordu. Birden yolun ağzında, ta yokuşun orada onu gördü. Kalbi kafesinde çırpınan bir kuş gibi göğsüne çarpmaya başladı. Adam hızlı adımlarla meydana doğru yürüyordu. Korkarak iki adım geriye çekilip yanı başındaki çınarın gövdesine dayandı. Dizlerinin bağı çözülmüştü, ayakta zor duruyordu. Derin bir nefes aldı, iyice sokuldu ağacın kuytusuna. Titreyen elleriyle montunu, çantasını sonrada başının örtüsünü düzeltti.
Şehre inen dolmuş gelirdi birazdan, gelmeliydi, gecikirdi belki ama mutlaka gelirdi. Tek yapması gereken az daha beklemekti. “Ya gelmezse?” dedi içindeki kırgın ses. Ürperdi, karnına bir ağrı girdi, acıdan gözleri doldu. Sildi gözlerinin buğusunu. Uzatıp başını yokuşa kaçamak bir bakış attı. Adam yolun ağzında durmuş meydana bakıyordu.
Aniden korkularını dağıtan bir çift ışık uzaktan aydınlattı onu, tekleyen bir motorun gürültüsü bastırdı kalbinin sesini. Kıpırdandı olduğu yerde, gelmişti işte beklediği, binecekti ve gidecekti.
Gitmek ne garip bir şeydi… Oysa o aylar önce, yüzünde patlayan ilk tokattan sonra gitmemiş miydi? Ne demişti anası, “kızım o seni sevdiğinden böyle yapıyor, seni sevdiğinden a benim güzel kızım, sevdiğinden…”. Anasının da ağladığını ilk kez o an görmemiş miydi? Yoksa babası da anasını böyle çok mu sevmişti?
Dolmuş hemen önünde durdu. Şoför, “Buyur abla” diye seslendi, “Acele et hele, çok yağıyor”. Bindi dolmuşa, çöl gibiydi yüreği, bedeni bir kuru dal, gözleri ise iki küskün menekşe… En arka koltuğa ilişti. Şoför bastı gaza. Montunu, çantasını sonrada başının örtüsünü düzeltti çabucak. Rahat bir nefes aldı…
Adam, kaldırımda kalan valizinin yanında durmuş, alacakaranlığa karışan dolmuşun ardından bakıyordu.
Bir Cevap Yazın